Türk Savunma Sanayisini Anlamanın En Kestirme Yolu: Karşılaştırmak

World of Türkiye GYY Reşit Kemal AS – 27 Ocak 2026
Türk savunma sanayiinin geldiği noktayı tartışırken duygularla değil, verilerle konuşmak gerekir. Bu alan; hamasi söylemlerin değil, teknik karşılaştırmaların, saha sonuçlarının ve caydırıcılık kapasitesinin ölçüldüğü bir alandır. Bugün Türkiye’nin savunma sanayiinde ulaştığı seviyeyi anlamanın en doğru yolu, ürettiği sistemleri dünya muadilleriyle yan yana koymaktır.
Çünkü savunma sanayii, bir ülkenin yalnızca askeri değil, egemenlik kapasitesinin aynasıdır.
İnsansız hava araçları bu dönüşümün en somut örneğidir. ABD’nin MQ-9 Reaper’ı, İsrail’in Heron’u ya da Çin’in Wing Loong’u ile Bayraktar TB2 ve Akıncı’yı teknik olarak karşılaştırdığınızda, Türkiye’nin artık “alternatif üreten” değil, doktrin belirleyen ülkelerden biri olduğu görülür. TB2’nin düşük radar izi, uzun havada kalış süresi ve mühimmat entegrasyonu; onu yalnızca bir keşif platformu değil, doğrudan taarruz unsuru haline getirmiştir. Akıncı ise AESA radar, elektronik harp ve seyir füzesi entegrasyonuyla stratejik sınıfa geçildiğinin ilanıdır.
Türkiye bu sistemleri kendi harekat ihtiyaçlarına göre geliştirmiştir. Yani masa başında değil, sahada şekillenen bir mühendislik vardır.
“Görünmez” Olanı Görmek: F-35 Meselesi
Türk savunma sanayiini değerlendirirken özellikle altı çizilmesi gereken bir başlık daha vardır: düşük görünürlüklü platformlara karşı algılama ve angajman kabiliyeti. Kamuoyunda sıkça “görünmez uçak” olarak anılan F-35’ler, modern hava harp doktrinlerinin merkezinde yer almaktadır. Ancak savunma sanayiinde esas mesele, bir platformun katalog özellikleri değil; ona karşı geliştirilen karşı tedbirlerdir.
Türkiye’nin son yıllarda radar, sensör füzyonu ve entegre hava savunma mimarisi alanında attığı adımlar bu bağlamda kritiktir. Çok bantlı radar sistemleri, pasif algılama kabiliyetleri, milli erken ihbar radarları ve veri paylaşım altyapısı; düşük radar kesit alanına sahip hedeflerin tespitini mümkün kılan bir ekosistem oluşturmaktadır. Burada tek bir “radar”dan değil, katmanlı ve ağ merkezli bir algılama mimarisinden söz ediyoruz.
Stealth uçaklar mutlak görünmez değildir; belirli frekanslarda, belirli geometrilerde ve belirli mesafelerde avantaj sağlarlar. Türkiye’nin geliştirdiği radar sistemleri ve komuta-kontrol altyapısı, bu avantajı sınırlamaya odaklıdır. Özellikle uzun dalga boylu radarlar, pasif sensörler ve hava savunma unsurlarının entegre çalışması, modern hava savaşının yönünü belirleyen faktörlerdir.
Bu noktada önemli olan şudur: Türkiye artık yalnızca hava platformu geliştiren değil, bu platformların karşısında durabilecek savunma mimarisini de tasarlayan bir ülkedir. Yani mesele F-35’e “sahip olmak” değil, F-35’lerin operasyonel özgürlüğünü kısıtlayacak yeteneklere ulaşmaktır. Bu da savunma sanayiinde bir üst bilinç seviyesini temsil eder.
Bu kabiliyet, yalnızca askeri bir kazanım değildir. Aynı zamanda siyasi ve stratejik bir mesajdır:
Türkiye, kendi hava sahasını koruma meselesini başkasının inisiyatifine bırakmayacak bir noktaya gelmiştir.
Kara sistemlerine bakıldığında tablo daha da nettir. ALTAY ana muharebe tankı, Leopard 2 veya Abrams ile bire bir kıyaslanırken yalnızca zırh kalınlığına bakmak yetersizdir. Atış kontrol sistemleri, sensör füzyonu, modüler zırh yapısı ve dijital muharebe yönetim altyapısı, Türkiye’nin modern kara savaşına hazırlandığını göstermektedir. Zırhlı araçlarda ise Kirpi, Ejder Yalçın ve PARS platformları, NATO standartlarında, asimetrik tehditlere göre optimize edilmiş sistemlerdir ve bu araçlar sahada kendini ispatlamıştır.
📌Deniz kuvvetlerinde MİLGEM projesi bir dönüm noktasıdır.
Türkiye, artık yabancı dizaynları lisansla üreten değil; kendi savaş gemisini tasarlayan ve ihraç eden bir ülkedir. ADA sınıfı korvetlerden İ sınıfı fırkateynlere geçiş, mühendislik derinliğinin arttığını açıkça ortaya koymaktadır. Bu yetenek, yalnızca askeri değil; denizlerde bayrak gösterme ve bölgesel güç olma iddiasının da temelidir.
Hava savunma sistemleri, radarlar, elektronik harp ve mühimmat teknolojileri ise bu yapının tamamlayıcı unsurlarıdır. SOM, ATMACA, GÖKDOĞAN ve BOZDOĞAN füzeleri; Türkiye’nin artık yalnızca platform değil, etki üreten mühimmat geliştirdiğini göstermektedir. Bu, savunma sanayiinde en zor aşamalardan biridir ve Türkiye bu eşiği geçmiştir.
Elbette eksikler vardır. Motor teknolojileri, bazı ileri sensörler ve yüksek irtifa hava savunma katmanlarında dışa bağımlılık tamamen bitmiş değildir. Ancak burada önemli olan mevcut durumdan çok istikamettir. Türkiye bugün bu alanlarda AR-GE yapan, prototip çıkaran ve seri üretimi hedefleyen bir ülkedir. Bu fark, stratejik bağımsızlığın temelidir.
Savunma sanayii meselesi, siyasi tartışmaların çok ötesindedir. Bu mesele, Türkiye’nin kriz anlarında kimseye telefon açmadan harekete geçip geçemeyeceği meselesidir. Bugün Türk savunma sanayii, caydırıcılığı artırmış, dış politikada pazarlık gücünü yükseltmiş ve Türkiye’yi masada daha ağır bir aktör haline getirmiştir.
Türk savunma sanayiini anlamak için sloganlara değil, teknik dökümanlara, envanter listelerine ve ihracat haritalarına bakmak gerekir.
Türkiye artık savunma sanayiinde “yapabilir mi?” sorusunu çoktan geride bırakmıştır. Bugün tartışılan mesele, ne kadar hızlı ve ne kadar bağımsız ilerleyeceğidir.





