İran’ın Füze Gücü: Teknolojik Yetkinlikler, Sınırlar ve Bölgesel Denge – I

Times of Defence Yazarı Öğr. Gör. Burak GÜLER

 

İran, son yıllarda geliştirdiği füze sistemleri sayesinde bölgesel askeri kapasitesini belirgin biçimde artırmış ve füze kabiliyetlerini caydırıcılık doktrininin temel unsurlarından biri hâline getirmiştir. Balistik füzeler, seyir füzeleri ve hava savunma füzelerini kapsayan geniş envanteri, İran’ın asimetrik savunma anlayışında merkezi bir rol oynamaktadır.

Bu çalışma, İran’ın mevcut tüm füze türlerini teknik ve bütüncül bir yaklaşımla incelemekte; motor ve itki teknolojileri, güdüm ve seyrüsefer sistemleri, menzil ve isabet hassasiyeti, savaş başlığı türleri ile taşıma kapasiteleri, üretim altyapısı ve yerlilik oranı ile konuşlandırma ve dağıtım platformlarını ayrıntılı biçimde ele almaktadır. Ayrıca İran’ın füze teknolojilerindeki mevcut seviye, ABD, İsrail ve Türkiye’nin benzer sistemleriyle karşılaştırmalı olarak değerlendirilerek, ülkenin küresel ve bölgesel ölçekteki teknolojik konumu analitik bir çerçevede ortaya konulmaktadır.

1. Balistik Füze Sistemleri

1.1. Motor Teknolojisi (Katı/Sıvı Yakıt)

İran’ın balistik füze programı, farklı yakıt teknolojilerine dayanan çok katmanlı bir yapıya sahiptir. Programın ilk aşamasında ağırlıklı olarak sıvı yakıtlı motorlar kullanılmış; İran-İran Savaşı sonrasında envantere giren Shahab-1 ve Shahab-2 gibi sistemler bu yaklaşımın tipik örneklerini oluşturmuştur. Söz konusu tek kademeli füzeler, 300–500 km menzil ve yaklaşık 1.000 kg savaş başlığı kapasitesi sunmalarına karşın, fırlatma öncesi uzun hazırlık süresi ve yakıt depolama zorlukları nedeniyle operasyonel esneklik açısından sınırlı kalmıştır.

Şekil 1. Shabab Füzeleri

2000’li yıllardan itibaren İran, balistik füze kabiliyetlerinde niteliksel bir dönüşüm sağlayarak katı yakıtlı motor teknolojisine yoğun yatırım yapmıştır. Katı yakıtlı sistemler, önceden yakıt dolumu gerektirmemesi ve uzun süre depolanabilmesi sayesinde hızlı reaksiyon ve sürpriz saldırı kabiliyeti sunmaktadır. Bu dönüşümün ilk somut örneklerinden biri olan Fateh-110 ailesi, kısa menzilli balistik füze (SRBM) sınıfında İran’ın taktik seviyede hızlı ve esnek vurucu gücünü temsil etmektedir. Yaklaşık 300 km menzile ulaşabilen bu sistemler, Mach 3–4 mertebesindeki hızları ve dakikalarla ölçülen hazırlık süreleriyle öne çıkmaktadır. İran ayrıca iki kademeli, yaklaşık 2.000 km menzilli Sejjil orta menzilli balistik füzesiyle (MRBM) katı yakıt teknolojisini stratejik seviyeye taşımayı hedeflemiş; ancak program, 2011 sonrasında yaşanan teknik zorluklar nedeniyle sınırlı bir ilerleme göstermiştir.

Şekil 2. Fateh-110

Şekil 3. Sejjil

Karşılaştırmalı açıdan değerlendirildiğinde, katı yakıtlı motorlar ABD ve İsrail gibi ülkelerde uzun süredir balistik füze tasarımının standart unsuru hâline gelmiştir. ABD’nin Minuteman III ve Trident II D5 sistemleri, yıllarca yakıt dolu halde bekleyebilme ve dakikalar içinde ateşlenebilme kabiliyetiyle olgun bir teknoloji düzeyini temsil etmektedir. İsrail’in Jericho serisi de benzer şekilde çok kademeli katı yakıt mimarisine dayanmaktadır. Türkiye’nin balistik füze kapasitesi daha sınırlı olmakla birlikte, Bora sistemi ve Tayfun prototipi, katı yakıt teknolojisiyle kısa ve orta menzil bandında etkin bir kabiliyetin geliştiğini göstermektedir. Bu çerçevede İran, katı yakıt alanında önemli ilerleme kaydederek Türkiye’nin önüne geçmiş ve İsrail’e yakın bir seviyeye ulaşmış olsa da ABD’nin onlarca yıllık tecrübesi ve güvenilirliğiyle karşılaştırıldığında hâlen erken bir aşamadadır.

Genel olarak İran, kısa ve orta menzilli balistik füzelerinde katı yakıt kullanımını giderek baskın hâle getirmektedir. Fateh-110, Zolfaghar ve Dezful gibi taktik sistemler tamamen katı yakıtlıyken; Ghadr-110 ve Emad gibi bazı orta menzilli füzelerde sıvı yakıtlı motorlar kullanılmaya devam etmektedir. Khorramshahr gibi yüksek taşıma kapasiteli sistemler sıvı yakıt sayesinde daha ağır savaş başlıkları sunabilse de uzun hazırlık süresi ve saha koşullarındaki riskler önemli dezavantajlar oluşturmaktadır. İran’ın uzay programı kapsamında sıvı yakıtlı fırlatma araçları geliştirmeyi sürdürmesine karşın, askeri balistik füze envanterinde uzun vadede katı yakıtlı sistemlerin belirleyici hâle gelmesi beklenmektedir.

Şekil 4. Ghadr-110

1.2. Güdüm ve Kontrol Sistemleri

İran’ın erken dönem balistik füzeleri, teknik olarak oldukça sınırlı güdüm kabiliyetlerine sahipti. Scud türevi Shahab serisi füzeler, yalnızca ataletsel seyrüsefer sistemi (INS) ile balistik yörüngede serbest uçuş gerçekleştirmekte, terminal safhada herhangi bir aktif yönlendirme içermemekteydi. Bu durum, özellikle sıvı yakıtlı eski nesil sistemlerde düşük isabet hassasiyetine yol açmış; büyük ve sabit hedeflerin imhası için dahi çok sayıda füze kullanımını gerekli kılmıştır. Nitekim açık kaynak raporlar, bu füzelerin askeri etkinliğinin zayıf isabet oranları nedeniyle sınırlı olduğunu ve daha çok psikolojik baskı ile stratejik caydırıcılık amacıyla tasarlandığını ortaya koymaktadır.

2000’li yılların sonlarından itibaren İran, güdüm teknolojilerinde niteliksel bir dönüşüm sürecine girmiştir. Fateh-110 ailesiyle birlikte, klasik ataletsel güdüme terminal safhada düzeltme yapabilen sistemler entegre edilmiş; sonraki varyantlarda (örneğin Fateh-313) menzil artışına paralel olarak hassasiyetin korunması hedeflenmiştir. Bu dönemde İran, menzil genişletmekten ziyade mevcut menzillerde nokta hedefleri vurabilecek “hassas güdümlü” balistik füzelere odaklanmıştır. Elektro-optik ve görüntüleyici kızılötesi (IIR) arayıcı başlıklar, anti-radyasyon güdümü ve aerodinamik kontrol yüzeyleri gibi yenilikler, kısa ve orta menzilli sistemlere kademeli olarak entegre edilmiştir. Emad füzesinde savaş başlığına eklenen kanatçıklar, yeniden giriş safhasında sınırlı manevra imkânı sağlayarak İran’ın ilk yarı güdümlü orta menzilli balistik füzesinin ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır.

İran’ın güdüm teknolojilerindeki ilerlemesi, Ocak 2020’de Ayn el-Esad Hava Üssü’ne yönelik balistik füze saldırısıyla somut biçimde gözlemlenmiştir. Yaklaşık 700 km mesafedeki hedeflere karşı Fateh-313, Zolfaghar ve Qiam füzelerinin kullanıldığı bu operasyonda, birçok kritik tesisin doğrudan isabet alması, İran’ın konvansiyonel balistik füzelerde hassas vuruş yeteneğine ulaştığını göstermiştir. Özellikle Zolfaghar füzesinin <50 m CEP seviyesinde bir doğruluk sunduğu değerlendirilmektedir. Bununla birlikte, İran’ın güdüm mimarisinin kısmen uydu navigasyon verilerine dayanması, gelişmiş elektronik harp yeteneklerine sahip rakipler karşısında bir kırılganlık oluşturmaktadır.

Şekil 5. Zolfaghar

Şekil 6. Qiam

Karşılaştırmalı açıdan bakıldığında, ABD ve İsrail balistik füze güdümünde çok daha olgun ve bağımsız sistemlere sahiptir. ABD’nin Minuteman-III ve Trident-II D5 füzeleri, astro-inerisyel güdüm sayesinde dış sinyallere ihtiyaç duymadan yüksek isabet hassasiyeti sunmaktadır. İsrail’in Jericho serisinin ise terminal safhada radar korelasyonlu düzeltme kabiliyeti içerdiği rapor edilmektedir. Türkiye’nin Bora balistik füzesi, GPS/INS destekli mimarisiyle kısa menzilde oldukça yüksek doğruluk sağlamasına karşın, bu hassasiyetin büyük ölçüde uydu navigasyonuna bağlı olduğu değerlendirilmektedir.

Şekil 7. Minuteman III

Şekil 8. Trident-II D5

Sonuç olarak İran, balistik füze güdüm teknolojilerinde ABD ve İsrail’in gerisinde kalmaya devam etse de, bölgesel ölçekte önemli bir sıçrama gerçekleştirmiştir. Hassas güdümlü kısa ve orta menzilli sistemler geliştirmesi ve bu kabiliyetleri operasyonel olarak sergilemesi, İran’ı bölgesinde öne çıkan bir aktör hâline getirmiştir. Bununla birlikte, bu sistemlerin ileri elektronik harp, gerçek zamanlı istihbarat ve çok katmanlı savunma ağları karşısındaki etkinliği henüz kapsamlı biçimde sınanmamıştır.

1.3. Menzil Kapasiteleri ve İsabet Oranı

İran’ın balistik füze envanteri ağırlıklı olarak kısa menzilli (SRBM) ve orta menzilli (MRBM) sistemlerden oluşmakta, bu yapı ülkenin bölgesel caydırıcılık stratejisinin temelini teşkil etmektedir. İlk nesil Shahab-1 ve Shahab-2 füzeleri sınırlı hassasiyete sahip olmakla birlikte, bu hat Qiam-1 ile modernize edilmiştir. Qiam, aerodinamik dengeyi artıran tasarımı ve yeniden giriş safhasında kararlılığı yükselten savaş başlığı mimarisiyle, Scud türevlerine kıyasla daha gelişmiş bir yapı sunmuştur. Bazı varyantlarında sınırlı manevra kabiliyeti sağlayan güdümlü yeniden giriş araçlarının (MaRV) bulunması, İran’ın isabet hassasiyetini artırma yönündeki çabasını yansıtmaktadır.

Katı yakıtlı Fateh-110 ailesi ve onun uzatılmış türevleri olan Zolfaghar ve Dezful füzeleri, İran’ın taktik balistik kapasitesinde niteliksel bir sıçrama yaratmıştır. Bu sistemlerde menzil artışı, isabet oranındaki belirgin iyileşmelerle eş zamanlı ilerlemiş; Fateh türevlerinde CEP değerleri yüzlerce metreden onlarca metre seviyesine düşürülmüştür. Yeni nesil Haj Qasem ve Kheibar Shekan füzelerinin 1.400 km’nin üzerindeki menzilleri ve görece yüksek doğrulukları, İran’ın kısa menzil–yüksek hassasiyet yaklaşımını orta menzil bandına taşımaya çalıştığını göstermektedir.

Orta menzilli balistik füze alanında İran, yaklaşık 2.000 km’yi fiili üst sınır olarak benimsemiştir. Shahab-3 ile başlayan bu hat, Ghadr ve Emad gibi türevlerle menzil ve kısmi hassasiyet artışı sağlamıştır. Khorramshahr ise yüksek taşıma kapasitesiyle öne çıkmakta ve İran’ın en stratejik füze sistemi olarak değerlendirilmektedir. Ancak bu sınıfta doğruluk, kısa menzilli katı yakıtlı sistemlerle karşılaştırıldığında görece sınırlı kalmakta; İran’ın MRBM’leri nokta hedeflere karşı hâlen kısıtlı etki sunmaktadır.

Şekil 9. Emad

Şekil 10. Khorramshahr

Bu açığı dengelemek amacıyla İran, konvansiyonel balistik füze kullanımında kısa menzilli, yüksek hassasiyetli sistemlere yönelmiştir. Son yıllarda gerçekleştirilen operasyonel örnekler, Fateh türevi füzelerin küçük ve belirli hedefleri yüksek doğrulukla vurabildiğini ortaya koymuştur. Böylece İran, uzun menzilli füzelerde stratejik caydırıcılığı, kısa menzilli sistemlerde ise operasyonel hassasiyeti ön plana çıkaran ikili bir yapı geliştirmiştir.

Karşılaştırmalı olarak değerlendirildiğinde, ABD ve İsrail balistik füze doğruluğunda daha ileri bir teknolojik seviyeye sahiptir. İsrail, sınırlı sayıdaki füzesini yüksek hassasiyet ve gelişmiş terminal yönlendirme kabiliyetiyle telafi ederken; ABD balistik füzeleri esasen nükleer caydırıcılık rolüne odaklanmaktadır. Türkiye ise kısa menzilli Bora sistemiyle yüksek doğruluk göstermesine karşın, henüz orta menzil bandında balistik füze kapasitesine sahip değildir. Bu çerçevede İran, balistik füze menzili ve çeşitliliği bakımından bölgesinde öne çıkmakta; doğruluk açısından ise kısa menzilli sistemlerde önemli kazanımlar elde etmiş olmakla birlikte, orta menzilli sistemlerde teknolojik sınırlarla karşı karşıya kalmaktadır.

1.4. Savaş Başlıkları ve Taşıma Kapasiteleri

İran’ın balistik füzeleri, taşıdıkları savaş başlıkları bakımından ağırlık, yapı ve işlev açısından belirgin bir çeşitlilik göstermektedir. İlk nesil Scud türevleri ile bunların geliştirilmiş versiyonları, yaklaşık 700–1.000 kg ağırlığında tek parça yüksek patlayıcılı konvansiyonel savaş başlıkları taşıyabilecek kapasitededir. Geçmişte kimyasal veya biyolojik dolum seçenekleri teorik olarak tartışılsa da, güncel değerlendirmeler İran’ın envanterinde bu tür kitle imha başlıklarının bulunmadığına işaret etmektedir. Bu çerçevede İran’ın balistik füze cephaneliği, fiilen tamamen konvansiyonel harp başlıklarına dayanmaktadır.

Katı yakıtlı kısa menzilli balistik füzelerde savaş başlığı ağırlığı görece azaltılarak yaklaşık 450–500 kg seviyesine çekilmiş, buna karşılık görev esnekliği artırılmıştır. Fateh-110 ailesinde yüksek patlayıcılı, parça tesirli ve kaset tipi başlık seçeneklerinin bulunması, bu füzelerin alan hedeflerine karşı etkin biçimde kullanılabilmesini sağlamıştır. Operasyonel örnekler, İran’ın bu başlıkları taktik hedeflere karşı başarıyla kullandığını göstermektedir. Ayrıca anti-gemi ve anti-radar rolleri için geliştirilen türevlerde, zırh delici veya parça tesirli özel harp başlıkları tercih edilmiştir.

Orta menzilli balistik füzelerde harp başlığı ağırlığı genellikle 500–1.000 kg aralığında değişmektedir. Bu sınıfta Khorramshahr, yaklaşık 1.500 kg’a varan taşıma kapasitesiyle İran’ın en dikkat çekici sistemi konumundadır. Bu özellik, teorik olarak birden fazla savaş başlığı veya farklı konfigürasyonlarda yük taşıma potansiyeline işaret etmektedir. Ancak mevcut veriler, İran’ın nükleer savaş başlığına sahip olmadığı ve bu kapasitenin tamamen konvansiyonel kullanım için tasarlandığı yönündedir. Dolayısıyla “nükleer uyumlu” ifadesi, fiili bir başlık varlığından ziyade taşıma kapasitesine ilişkin teknik bir değerlendirme olarak okunmalıdır.

Karşılaştırmalı açıdan bakıldığında, ABD ve İsrail balistik füzeleri esasen nükleer harp başlıkları ve çoklu bağımsız yeniden giriş araçları (MIRV- Multiple Independently Targetable Reentry Vehicle) üzerine kurgulanmıştır. Türkiye ise balistik füze kabiliyetini tamamen konvansiyonel amaçlarla geliştirmiş, kısa menzilli sistemlerde yüksek patlayıcılı parça tesirli başlıkları tercih etmiştir. Bu durum, İran’ın balistik füzelerini ABD ve İsrail’den farklı olarak konvansiyonel caydırıcılık ve bölgesel güç projeksiyonu aracı olarak konumlandırdığını göstermektedir.

İran’ın savaş başlığı teknolojisinde öne çıkan bir diğer unsur, güdümlü ve manevra kabiliyetine sahip yeniden giriş araçlarına yönelik Ar-Ge faaliyetleridir. Anti-gemi balistik füzelerde kullanılan elektro-optik arayıcı başlıklar ve Emad gibi sistemlerde savaş başlığına entegre edilen aerodinamik kontrol yüzeyleri, klasik “ateşle ve unut” anlayışından daha gelişmiş bir konsepte geçiş çabasını yansıtmaktadır. Henüz sınırlı sayıda olgun ürün ortaya çıkmış olsa da İran’ın uzun vadede savaş başlıklarını pasif bir yük olmaktan çıkararak aktif ve akıllı vurucu unsurlara dönüştürmeyi hedeflediği değerlendirilmektedir.

1.5. Üretim Altyapısı ve Yerlilik Oranı

İran’ın füze programı, temelleri 1970’lerde atılan ancak 1979 Devrimi sonrasında Batı ile bağların kopmasıyla yön değiştiren özgün bir gelişim çizgisi izlemiştir. 1980’lerde ambargolar ve ABD menşeli sistemlerin kullanılamaz hâle gelmesi, İran’ı alternatif teknoloji kaynaklarına yöneltmiş; özellikle Kuzey Kore ve Çin, balistik füze kabiliyetlerinin oluşumunda belirleyici rol oynamıştır. İran–Irak Savaşı sırasında Irak’ın Scud saldırılarına maruz kalan Tahran, misilleme amacıyla Kuzey Kore menşeli Scud-B/C türevlerini temin etmiş ve bunları Shahab-1 ve Shahab-2 adlarıyla envanterine dâhil ederek balistik füze yeteneğinin temelini oluşturmuştur.

1990’lı yıllarla birlikte İran, dışa bağımlılığı azaltma hedefi doğrultusunda yerli üretime ve tersine mühendisliğe yönelmiştir. İlk aşamada mevcut Scud türevlerinin kritik parçaları ülke içinde üretilmiş, ardından Kuzey Kore ile yürütülen iş birlikleri sayesinde Nodong temelli Shahab-3 geliştirilmiştir. Bu dönemde Çin’den sağlanan teknik danışmanlık ve bileşen desteği, güdüm sistemleri ve motor teknolojilerinde İran’ın kapasite kazanmasına katkı sağlamıştır. Açık kaynak yaptırım kayıtları, özellikle katı yakıtlı füze programlarında Çin menşeli alt bileşenlerin kullanıldığını teyit etmektedir.

2000’li yıllardan itibaren İran, füze üretiminde kurumsal ve altyapısal bir olgunluk seviyesine ulaşmıştır. Savunma sanayii çatısı altında sıvı ve katı yakıtlı füze geliştirmeye odaklanan uzmanlaşmış kuruluşlar oluşturulmuş; yakıt üretimi, kompozit gövde imalatı, güdüm elektroniği ve yazılım gibi alanlarda yerli ekosistem inşa edilmiştir. Uluslararası yaptırımlar, İran’ı kaçak tedarik ve yerli ikame yöntemlerinde uzmanlaşmaya zorlamış; buna rağmen ülke, uzay fırlatma araçları dâhil olmak üzere karmaşık roket sistemlerini geliştirebilecek bir sanayi altyapısı kurabilmiştir.

Günümüzde İran’ın füze sistemlerindeki yerlilik oranı yüksektir ve ana bileşenlerin büyük bölümü ülke içinde üretilmektedir. Bu durum, ambargolar altında sürdürülebilir üretim ve stok yenileme kapasitesi kazandırmıştır. Karşılaştırmalı olarak Türkiye, İsrail ve ABD gibi ülkeler farklı üretim modelleri izlemektedir: Türkiye, giderek artan oranda yerli tasarıma yönelmekle birlikte bazı kritik alt sistemlerde dışa bağımlılığını tamamen ortadan kaldırabilmiş değildir; İsrail sınırlı sayıda ancak yüksek teknolojili ve kaliteli sistemler üretmeyi tercih etmekte; ABD ise tamamen kendi ekosistemine dayalı, küresel ölçekte teknoloji ihraç eden bir konumda bulunmaktadır.

İran’ın üretim altyapısının dikkat çeken bir diğer unsuru, yeraltı tesislerine yapılan yoğun yatırımdır. “Yer altı füze şehirleri” olarak adlandırılan bu kompleksler, üretim, depolama ve konuşlandırma faaliyetlerini gizlilik içinde yürütmeyi amaçlamakta; böylece İran, önleyici saldırılara karşı füze gücünü korumayı hedeflemektedir. Bu yaklaşım, İran’ın mobil ve gizlenebilir sistemlere dayalı caydırıcılık doktriniyle uyumludur.

Sonuç olarak İran’ın füze programı, dış teknolojilerin kopyalanması ve uyarlanmasıyla başlayan, zamanla yüksek düzeyde yerlileşmiş bir sanayi modeline dönüşmüştür. Üretim kalitesi ve güvenilirlik açısından ABD ve İsrail standartlarının gerisinde kalmakla birlikte, İran; miktar, çeşitlilik ve operasyonel tecrübe bakımından bölgesinde benzersiz bir konuma ulaşmıştır. Bu durum, İran’ı Orta Doğu’daki en geniş ve sürdürülebilir füze envanterine sahip aktör hâline getirmekte ve caydırıcılık stratejisinin temel dayanağını oluşturmaktadır.

1.6. Dağıtım Platformları ve Operasyonel Konuşlanma

İran, balistik füzelerini konuşlandırmak için esnek, dağınık ve hayatta kalma odaklı bir platform mimarisi benimsemiştir. Bu yaklaşımın merkezinde, karayolu mobil fırlatıcılar yer almaktadır. İran, ağır taşıyıcı kamyonları modifiye ederek veya yerli üretim çok akslı araçlar kullanarak füzelerini geniş coğrafyaya yayabilmekte; bu sayede sabit rampalara kıyasla tespit ve imha edilmesi güç, yüksek hareket kabiliyetine sahip bir yapı oluşturmaktadır. Mobil platformlar, İran’ın “vurulabilirlik” riskini azaltan temel unsurlardan biri olarak öne çıkmaktadır.

Mobil konuşlandırmaya ek olarak İran, dağlık bölgelerde inşa ettiği yeraltı fırlatma tesislerini füze doktrininin kritik bir parçası hâline getirmiştir. Tünel tabanlı bu kompleksler, füzelerin gizli biçimde depolanmasına, hazırlanmasına ve gerektiğinde doğrudan yeraltından ateşlenmesine imkân tanımaktadır. Klasik sabit silo konseptinden farklı olmakla birlikte, benzer düzeyde koruma sağlayan bu yapı, İran’ın füze gücünü bir “ikinci vuruş” kabiliyeti olarak konumlandırmasına yardımcı olmaktadır. Böylece önleyici bir saldırı durumunda dahi, yeraltında saklı füzelerin misilleme amacıyla hayatta kalması hedeflenmektedir.

Sabit füze silolarına ilişkin açık kaynak bilgiler sınırlı olsa da İran’ın özellikle orta menzilli sistemler için sınırlı sayıda betonarme silo inşa etmiş olabileceği değerlendirilmektedir. Bununla birlikte, İran doktrininde asıl öncelik; mobil, gizlenebilir ve hızlı yer değiştirebilen fırlatma platformlarına verilmiştir. Bu tercih, ülkenin geniş coğrafyası ve dağlık arazi yapısıyla da uyumludur.

Coğrafi konum, İran’ın platform tercihlerinde belirleyici bir avantaj sağlamaktadır. Bölgedeki potansiyel hedeflerin büyük bölümü İran topraklarından karadan karaya balistik füzelerin menzilinde yer aldığından, denizaltı veya hava platformlarına dayalı karmaşık fırlatma konseptlerine ihtiyaç duyulmamaktadır. Bu durum, İran’ın füze mimarisini sadeleştirerek kara konuşlu mobil sistemleri en verimli çözüm hâline getirmiştir.

Karşılaştırmalı olarak değerlendirildiğinde, ABD ve İsrail daha farklı konuşlandırma stratejileri izlemektedir. ABD, balistik füzelerini sabit silolar ve denizaltılar gibi yüksek korumalı platformlarda tutarken; İsrail sınırlı sayıdaki stratejik füzesini derin yeraltı tesislerinde muhafaza etmeyi tercih etmektedir. Türkiye ise balistik füze alanında mobil kara platformlarına dayalı daha sınırlı bir altyapıya sahiptir. Bu bağlamda İran, füze sayısı, platform çeşitliliği ve coğrafi yayılım açısından bölgesel ölçekte benzersiz bir konuşlandırma modeline ulaşmıştır.

Sonuç olarak İran, balistik füze sistemlerini sabit yeraltı tesisleri ile yüksek hareket kabiliyetine sahip mobil platformlar arasında dengeli biçimde dağıtarak hem ani saldırı hem de hayatta kalma kabiliyeti sağlamayı hedeflemiştir. Bu yapı, İran füze birliklerinin tespit ve imhasını zorlaştırmakta; özellikle sayı ve coğrafi yayılım avantajı sayesinde bölgesel rakiplerine kıyasla daha dirençli bir füze doktrini ortaya koymaktadır.

1.7. Balistik Füze Teknolojilerinde Uluslararası Kıyaslama

Motor teknolojisi açısından İran, ABD ve İsrail’e kıyasla geç başlayan ancak hızlı ilerleme kaydeden bir gelişim çizgisi izlemiştir. ABD ve İsrail, 1970’lerden bu yana balistik füzelerinde tamamen katı yakıtlı motorlara dayalı olgun sistemler kullanırken, İran bu teknolojiye esas olarak 2000’li yıllarda hâkim olabilmiş ve bazı orta menzilli sistemlerinde sıvı yakıt kullanımını sürdürmüştür. Bununla birlikte Sejjil gibi katı yakıtlı orta menzilli balistik füzelerin geliştirilmesi ve kısa–orta menzil bandında çok sayıda katı yakıtlı sistemin hizmete alınması, İran’ı bölgesel ölçekte ileri bir konuma taşımıştır. Bu bağlamda İran, katı yakıt teknolojisini yüzlerce kilometreyle sınırlı tutmayarak 700–1400 km menzil aralığına kadar genişletmiş; ABD ve İsrail’in çok kademeli, ileri itki kontrol sistemlerine sahip mimarilerine henüz ulaşamasa da Türkiye gibi bölgesel aktörlerin önüne geçmiştir.

Güdüm sistemlerinde ise belirgin bir teknolojik ayrışma söz konusudur. ABD balistik füzeleri, yüksek hassasiyetli ataletsel platformlar ve yıldız izleme sensörleri sayesinde tamamen otonom çalışmakta, dış sinyallere ihtiyaç duymamaktadır. İsrail’in ise daha kısa menzilli stratejik füzelerinde ataletsel güdümü terminal safhada radar destekli düzeltmelerle birleştirdiği değerlendirilmektedir. İran füzeleri uzun süre yalnızca ataletsel güdüme dayanmış, bu da özellikle uzun menzillerde büyük sapmalara yol açmıştır. Son on yılda uydu navigasyonu destekli hibrit güdüm sistemlerine geçilmesiyle isabet hassasiyeti önemli ölçüde artmış; ancak bu mimari, gelişmiş elektronik harp kabiliyetleri karşısında kırılganlığını korumaktadır. Bu nedenle İran, elektro-optik ve terminal arayıcı başlıklara yönelerek dış sinyallere bağımlılığı azaltmayı hedeflemektedir. Türkiye’nin kısa menzilli balistik füzelerinde de benzer INS–uydu destekli bir yaklaşım görülmekte; buna karşın ABD ve İsrail, çok daha ileri ve bağımsız güdüm teknolojileri kullanmaktadır.

Menzil ve balistik performans bakımından en keskin fark, küresel ve bölgesel-ötesi kabiliyetlerde ortaya çıkmaktadır. ABD kıtalararası menzilli sistemlerle küresel etki alanına sahipken, İsrail binlerce kilometrelik menzillerle bölgesel-ötesi caydırıcılık sağlamaktadır. İran ve Türkiye ise daha çok bölgesel menzil bandında kalmış; İran yaklaşık 2000 km’yi fiili üst sınır olarak benimserken, Türkiye uzun süre 300 km altında kalmıştır. Bununla birlikte İran’ın uzay fırlatma programı, uzun vadede daha ileri menzilli balistik teknolojiye geçiş potansiyeli taşıdığını göstermektedir.

İsabet hassasiyeti (CEP) açısından, İran’ın sınırlı hava kuvvetlerini telafi etme ihtiyacı, balistik füzelerde konvansiyonel hassas vuruş kabiliyetine özel bir önem vermesine yol açmıştır. Bu doğrultuda İran, kısa ve orta menzilli sistemlerinde nokta hedefleri vurabilecek bir seviyeye ulaşmış ve bu kabiliyeti operasyonel olarak da sergilemiştir. İsrail ise balistik füzelerde hassasiyet konusunu ikincil görmüş, kritik vuruşları daha çok hava gücüyle gerçekleştirmeyi tercih etmiştir. ABD’nin yaklaşımı ise ağırlıklı olarak nükleer caydırıcılık temellidir; ancak son dönemde kinetik ve hipersonik konseptlerle konvansiyonel hassasiyetin de artırılması hedeflenmektedir.

Savaş başlığı mimarileri de bu stratejik farklılıkları yansıtmaktadır. ABD ve İsrail öncelikli olarak nükleer ve çoklu başlık konseptlerine odaklanırken, İran ve Türkiye tamamen konvansiyonel başlıklarla hareket etmektedir. Bu durum, İran ve Türkiye füzelerinde tek bir büyük patlayıcıyı mümkün olan en uzak mesafeye ve en yüksek doğrulukla ulaştırma yaklaşımını öne çıkarmıştır. Üretim ve tedarik zinciri açısından ABD ve İsrail yüksek hassasiyetli, bağımsız ekosistemlere sahipken; İran yaptırımlar altında görece daha düşük kalite bileşenlerle ancak tam bağımsız bir üretim modeli geliştirmiştir. Türkiye ise uluslararası rejimler nedeniyle kısıtlı bir alanda ilerlemekte, ancak yerli sanayi kapasitesini kademeli olarak artırmaktadır.

Genel değerlendirmede İran’ın füze gücü, ABD ile kıyaslanamayacak ölçüde sınırlı; İsrail’e göre teknolojik olarak bir miktar geride ancak sayısal ve çeşitlilik bakımından üstün; Türkiye’ye kıyasla ise hem nicelik hem de menzil ve operasyonel tecrübe açısından daha ileri bir seviyededir. Bu bileşim, İran’ı bölgesinde özgün ve ciddi bir füze aktörü hâline getirmektedir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir