Türkiye, Savunma Sanayiindeki Öncülüğüyle Avrupa’yı Donatabilecek Bir Kapasiteye Ulaştı mı?

World of Türkiye GYY Reşit Kemal AS – 23 Ocak 2026

Uzun yıllar boyunca savunma sanayii denildiğinde akla gelen adresler belliydi: Washington, Paris, Berlin ve Londra.

Türkiye ise bu denklemde çoğu zaman “müşteri ülke” olarak anıldı, ambargolarla terbiye edilmeye çalışılan, teknolojiye sınırlı erişimi olan bir aktör konumundaydı. Bugün gelinen noktada tablo kökten değişti.

📌 Türkiye, savunma sanayiindeki öncülüğüyle Avrupa’yı donatabilecek bir kapasiteye ulaştı mı?

Bu soru, iddialı olduğu kadar rahatsız edici. Çünkü Türkiye’nin yükselişi, sadece teknik bir başarı değil, aynı zamanda siyasi ve stratejik bir kırılma anlamına geliyor. Bayraktar TB2’den Akıncı’ya, Kızılelma’dan Atak ve Gökbey helikopterlerine, MİLGEM’den İHA-SİHA ekosistemine kadar uzanan bu geniş yelpaze, artık sadece “yerli üretim” söylemiyle açıklanamayacak bir derinliğe sahip.

Avrupa’nın bugünkü savunma tablosu, Türkiye’nin neden bu kadar kritik bir aktör haline geldiğini açıkça gösteriyor. Rusya-Ukrayna savaşıyla birlikte Avrupa, yıllardır ertelediği gerçeklerle yüzleşti: stoklar yetersiz, üretim hatları yavaş, maliyetler yüksek ve karar alma mekanizmaları ağır. Dahası, ABD’ye bağımlılık giderek stratejik bir zafiyet olarak görülmeye başlandı. Avrupa savunma mimarisi var ama Avrupa savunma iradesi hala eksik.

İşte Türkiye tam bu boşlukta öne çıkıyor. Türkiye’nin en büyük avantajı, sadece ne ürettiği değil, nasıl ürettiği. Hızlı karar alma, sahada test edilmiş sistemler, maliyet-etkin çözümler ve sürekli güncellenen yazılım altyapısı… Türk savunma sanayii, masa başında değil, gerçek savaş koşullarında şekillenmiş bir ekosisteme sahip.

Bugün Avrupa orduları, Türkiye’nin yıllar önce çözdüğü sorunlarla yüzleşiyor. İnsansız sistemlerin doktrine entegrasyonu, elektronik harp kabiliyeti, ağ merkezli savaş anlayışı… Türkiye bu alanlarda yalnızca üretici değil, aynı zamanda tecrübe aktarıcısı konumunda. Bu da onu sıradan bir tedarikçiden ayırıyor.

Elbette mesele sadece teknik değil, siyasi bir eşik de söz konusu. Avrupa, Türkiye’den savunma ürünü almayı hala bir “istisna” gibi görüyor. Ancak güvenlik tehditleri kapıya dayandığında, ideolojik konfor alanları hızla anlamını yitiriyor. Bugün Türkiye, NATO’nun en büyük ikinci ordusuna sahip bir ülke olarak, Avrupa’nın güvenlik yükünü fiilen taşıyor. Yarın bu yükü teknolojiyle de taşımaya aday.

“Türkiye tüm Avrupa’yı donatabilir mi?” sorusunun cevabı mutlak bir “evet” ya da “hayır” değil.

Türkiye, Avrupa’nın savunma açığını kapatabilecek en esnek, en hızlı ve en tecrübeli ortaklardan biri. Üstelik bunu yaparken, siyasi bağımsızlığından ve üretim egemenliğinden taviz vermeden.

Avrupa için zor olan:
Türkiye’yi hala “çevre ülke” refleksiyle mi değerlendirecekler, yoksa değişen güç dengelerini kabullenip Türkiye’yi stratejik bir merkez olarak mı görecekler?

Çünkü savunma sanayiinde artık haritalar değil, kapasiteler konuşuyor. Ve bu yeni haritada Türkiye, kenarda değil, tam merkezde duruyor.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir